Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi 2015

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından 2012 yılından beri uygulanan Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi 5 boyuttan ve bu 5 boyut altında 23 göstergeden oluşmaktadır.

Ana göstergeler:
• Öğretim elemanı bazında: yayın sayısı, atıf, proje, ödül, lisansüstü mezun sayısı
• Fikri mülkiyet: patent, tasarım
• İşbirliği: üniversite-sanayi proje sayısı, dolaşımdaki öğretim elemanı/öğrenci sayısı, uluslararası işbirliği
• Girişimcilik: inovasyon ve girişimcilik konularındaki ders sayısı, teknoloji transfer ofisi, teknopark
• Ekonomik katkı: ürünün ticarileşmesi, kurulan firma sayısı

Bu ana göstergeler ve diğer yan göstergeler göz önüne alınarak her yıl Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından ilk 50’ye giren üniversite ve teknoloji enstitüsü açıklanmaktadır.

Her şeyi göstermese de, bu tür derecelendirmeler kurumların tanınırlığından, büyük projeler almalarına ve başarılı öğrenciler tarafından tercih edilmelerine kadar bir seri etkide bulunurlar. Diğer bir deyimle, “kötü bir standart, standartsızlıktan iyidir”.

Son söz: İlk 50’ye ucundan (sondan) giren üniversitelerin bile bunu övünç kaynağı yapıp web sayfalarında vermelerinin absürtlüğünü kabul edersiniz.
Takıma sormuşlar:
– Turnuvada kaçıncı oldunuz?
– Üçüncü.
-Peki kaç takım turnuvaya katıldı?
-Üç.

Link: Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi 2015 (ÖSYM sınav sayfasında verilmiştir! Dolayısı ile öğrenciler üzerindeki etkisini düşününüz…)

Bu arada, ülkemizin AR-GE potansiyeli ve araştırmacı sayısı konusunda da ilk ağızdan (Sanayi Bakanı) bilgilendirilmiş bulunuyoruz.

2002                 2013

Akademisyen     74000              142000*
Bilimsel yayın     8995               26259
Patent başvuru   414                4869*
Ar-Ge personeli 28964             112969
Üniversite sayısı 76                  193**
Teknopark sayısı 2                   61**
Ar-Ge merkezi sayısı –              192**
Teknoloji transfer ofisi –           34**
* 2014 verisi, ** 2015 verisi.

Böceklerin esas yemeğimiz olması uygun mu?

Nüfus arttıkça, alternatif besin ve beslenme kaynaklarının bulunması ve kullanılması için araştırmalar da artmaktadır.

FAO 2010 raporunda “böceklerin hem protein kaynağı ve hem de sağlık için olağanüstü besin” oldukları ve böceklerin zaten kuzey ve doğu Asya, Afrika, Güney ve Orta Amerika’da yaygın olarak tüketildikleri belirtilmiştir. Özellikle evlerimizde bizi rahatsız eden sineklerin (kara sinek) pupa ve larvalarının % 62 protein oldukları ve iyi birer kaynak olabilecekleri ileri sürülmüştür.

Böcek tüketiminin önümdeki en büyük engelin ise TİKSİNME ve bunu virüs ve diğer bulaşıcı hastalık kapma risklerinin oluşturduğu belirtilmiştir. Böcek yemeyen kültürlerdeki insanlar, böceklerin kendilerinin PİS şeylerle beslendikleri ve İĞRENÇ yaratıklar olduğunu düşündükleri belirtilmiştir.

Ancak Batıda ve birçok böcek karşıtı kültürde denizin dibindeki pislikten ve çöpten beslenen ıstakozun, balçık ve gübresini yiyen domuzun yenildiği bilinmektedir.

Özellikle çekirge ve karıncaların koyun ve keçi gibi sadece otla beslendikleri düşünüldüğünde, böceklerin neden iyi bir ana menü yemek olamayacakları sorgulanmaktadır.

Prof. Dr. Hikmet Geçkil

Dünyanın En Zeki Çocukları

Kısaca PISA Testi olarak bilinen ve 3 yılda bir tekrarlanan OECD’nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı, 15 yaşındaki öğrencilerin Matematik, Fen ve Dil Bilgisindeki skolastik performansını ölçmektedir.

Bu konuyu ele alan yeni ve ilginç bir kitapta “The Smartest Kids in the World: And How They Got That Way (Dünyanın En Zeki Çocukları: Nasıl Öyle Oldular?)” Amanda Ripley ilgili ülkelere gidip onların eğitim sistemini detayları ile incelemiş ve öğrencilerin neden başarılı veya başarısız olduklarını anlamaya çalışmıştır.

Bunun için Matematik, Fen ve Dil Bilgisi testlerinde dünyada en yüksek skorları alan iki ülkeyi özellikle karşılaştırmıştır: Finlandiya ve Güney Kore.

ABD öğrencilerinin matematikteki dünya sıralamasının 26, fen sıralamasının 17, dil eğitimi, okuma ve anlamada 12. sırada olduğu bu listeye göre, Finlandiya ve Güney Kore öğrencileri nasıl oluyor da birinci ve ikinci sırada bulunmaktadırlar?

Aslında her iki ülkenin eğitim sistemi neredeyse birbirinin zıttı: Güney Kore’de “düdüklü tencere” modeli, Finlandiya’da ise “muhakeme etme” modeli uygulanmakta.

Yani, Güney Kore’de öğrenciler günün hepsini çalışmakla geçirmekte, anne-babaları, öğretmenler, özel eğiticiler tarafından her konuda sürekli ve hummalı bir çalışma içine sokulmaktadırlar. Diğer bir deyimle, tencereye her türlü şey atılmakta (buna bilgi denirse!) ve basınç altında kaynatılmaktadır. Bu, bazı yönleri ile ülkemizdeki eğitim modeline benzemektedir.

Finlandiya’da ise “ne kadar öğrendin?” değil hayal etmeye dayalı “neyi, niçin öğrendin?” önemli olmaktadır. Finlandiya için diğer önemli bir tespit ise, üniversite sınavlarında öğretmenlik bölümlerine girmenin tıp fakültesine girmekten daha yüksek bir puan gerektirdiği ve öğretmenlerin toplumun en yüksek gelirli çalışanları arasında olmasıdır.

Taklitlerinin orijinallerinden daha iyi yapıldığı bu uzak Asya ülkelerindeki yüksek ekonomik performansa rağmen, neden Nobel Ödülü alacak derecede orijinal keşifler yapılmadığını (yapılamadığını) ve bu ödülleri PISA testinde oldukça alt sıralarda olan ülkelerin (ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, hatta İsrail) her yıl süpürüp götürdüğünü merak ettiniz mi?

Prof. Dr. Hikmet Geçkil

Yüksek kaliteli araştırma: küresel göstergeler

Nature Index yüksek kalite bilimsel makaleleri takip eder. Aylık güncellenen bu index kurum ve ülkelerin kaliteli yayın performanslarını gözler önüne seriyor. Ülkemiz üniversitelerinin veya merak ettiğiniz herhangi bir ülke veya üniversitenin bu performansı için kurum veya ülke “arama kutusu”na basitçe ilk heceleri (örn. Ino, METU, Koç, Tur) yazmaya başlayın.

Öğrenci sayısı ile kafayı bozmuş üniversite rektörlerine bu index umarım bir şeyler anlatıyordur (tabi haberleri varsa).

İnönü Üniversitesi (kuruluş 1975)

Bu yıl mezun olan öğrenci sayısı 7700!

Toplam öğrenci sayısı  >30,000

Boğaziçi Üniversitesi (kuruluş 1863)

Bu yıl mezun olan öğrenci sayısı 1526

Toplam öğrenci sayısı  11,417​

Harvard Üniversitesi (kuruluş 1636)

Bu yıl mezun olan öğrenci sayısı 832!

Toplam öğrenci sayısı  4543

Henüz yeni kurulmuş veya fazla bir geçmişi olmayan Anadolu’daki üniversitelerde ha bire öğrenci kontenjanlarını arttırmak bir devlet politikası haline gelmiş gibi görünüyor. Tabi, nitelikten çok nicelikle övünen bu üniversite yöneticileri olduğu sürece, sürü daha da artacak ve bunlara çobanlık yapacak olanların (biz öğretim üyelerinin) hem niteliği düşecek hem de niceliği çobanlık için bile yetmeyecektir.

Umarım kimseyi depresyona sokmamışımdır!

İlgili link: NatureIndex

Not: rakamlar 2014 için.
Prof. Dr. Hikmet Geçkil

Tüm dünya bugün 1 saniye kazandı! (30 Haziran 2015)

Hepimiz bugün 1 SANİYE KAZANDIK!!!

 

Yarın, bütün dünya fazladan bir saniye kazanıyor. Buna “saniye sekmesi” ya da “artık saniye” de deniyor (İng. leap second).

Peki, “saniye sekmesi” nedir?

Saatlerin tüm dünyada yarın (1 Temmuz Perşembe 2015) 1 saniye geriye ayarlanmasına sebep olan durum, “zaman”ın birim tanımlanmasından kaynaklanmaktadır.  İnsanoğlu zamanı daima güneşe göre ölçe gelmiş ve modern insan (modern Homo sapiens) güneşin gökyüzünde aynı pozisyona yeniden gelmesini (genellikle öğlen vakti) “bir gün olarak” değerlendirmiştir. Çok daha sonraları (çünkü Homo sapiens ilk ortaya çıktığında zaman kaydedilmiyordu ve bugünkü manada değildi) 1 gün 24 saate, 1 saat 60 dakikaya ve 1 dakika 60 saniyeye bölünmüştür.

Ancak, dünyanın güneş etrafındaki dönme hızı hep aynı değildir. Çekme-itme (manyetizma) ve diğer nedenlerden dolayı (soğuma, ısınma, yer çekirdeğinde ve güneşte olağandışı hareketlenmeler, vs…) dünyanın güneş etrafındaki dönüme hızında çok küçük de olsa (yıllar içinde saniyelerle ölçülebilen) farklılıklara sebep olur.

Günümüzde, “atomik saatlerle” saniyeyi daha kusursuz ve küsursuz belirleyebiliyoruz. Dünyanın güneş etrafında dönmesinin referans alınması yerine, atomik saatlerin kullanılmasının iki nedeni var:
Birincisi, zaman ölçeği daha küçüktür (dünyamızın güneş etrafında tam bir dönüşünü ifade eden 1 yıl zaman birimi, atomik saatlerde “bir salınım” “bir saniye”den çok daha küçüktür). İkincisi, atomik saatteki salınım frekansı hep aynıdır ve değişmez. Benzer şartları kullandığınız sürece, dünyanın (veya herhangi bir gezegenin) neresinde olursanız aynı salınım frekansını elde edersiniz. Günümüzde, “saniye”nin tarifi, en düşük elektronegativiteye (elektonlara karşı ilgisi az) sahip olan Sezyum atomunun kararlı izotopu olan Sezyum 133 içinde elektron geçişine göre yapılmaktadır.

Atomik saatlerin kullanılmaya başlandığı 1972’den beri 26 adet “artık saniye” olmuş ve insanoğlu yaklaşık yarım dakika (30 saniye) zaman kazanmıştır. En son “artık saniye” ise bu gece “gece yarısında” olacak ve tüm dünyada saatler 1 saniye geriye ayarlanacaktır (tabi kol saatimizi ayarlamaya gerek yok!). Saniyede milyonlarca işlem yapan bilgisayarlar, hücrelerimiz, büyük şirketler için bu 1 saniyenin önemi açıksa da, insanlar bir saniyede aşık olabilir ve hayatın geri kalan kısmını ya mutlu ya da mutsuz geçirebilir, bir saniyede büyük bir ilham gelir ki, bu ilham büyük bir buluş veya eskimeyen bir besteye dönüşebilir, beyin bir saniyede cinnet pozisyonuna geçebilir ve bir katile bir seri cinayet işletebilir.

Eğer hala, “1 saniyenin önemi ne ki?” diyorsanız. Aşağıdaki linki tıklayın:

Genome Editing: Risks and Rewards 

Fifty years ago, the recombinant DNA revolution begun with the discovery of restriction enzymes which provides bacteria with innate immune system. These enzymes gave rise to the modern biotechnology industry.

Ten years ago, scientists discovered that bacteria also harbor adaptive immune system now known as CRISPR-Cas9 system which cut invading DNA that matches “guide RNAs” encoded in specific bacterial genome regions containing clustered regularly interspaced short palindromic repeats. Now this system is thought to have the potential for editing the genome in living human cells. It holds great therapeutic promise. For example, we can use it to delete the CCR5 gene in a patient’s immune cells, conferring the resistance to HIV. In normal population 1% of population lacks the functional copies of this gene and are thus naturally resistant to HIIV virus. CCR5 gene encodes a membrane receptor and this receptor is a requirement for the HIV virus entry as the virus binds to it. Thus, no functional receptor, no virus binding and no intrusion and free viruses are cleared away from the circulation by immune cells, mainly by macrophages. This pose no unique ethical issues because it affects only a patient’s own somatic cells.

However, the technology also raises eyebrows when it comes to editing human germ line DNA, in which changes cause permanent, heritable changes and may be to used in highly unethical applications such as for “designer babies” or “genetically modified humans.”

Various potential applications in germ line editing, however, must be considered. The most common argument for germline editing concerns preventing devastating monogenic diseases, such as Huntington’s disease. Though avoiding the roughly 3600 rare monogenic disorders caused by known disease genes is a compelling goal. Genome editing would add substantial value only when all embryos would be affected — for example, when one parent is homozygous for a dominant disorder or both parents are homozygous for a recessive disorder. But such situations are vanishingly rare for most monogenic diseases. For dominant Huntington’s disease, for example, the total number of homozygous patients in the medical literature is measured in dozens. For most recessive disorders, cases are quite infrequent (1 per 10,000 to 1 per million). 

It has been only about a decade since we first read the human genome. We should exercise great caution before we begin to rewrite it.

From: Brave New Genome, Eric S. Lander, Ph.D., The Broad Institute. A lengthier version of this article was published on June 3, 2015, at NEJM.org.

Engineered insulin could offer better diabetes control

Molecule stays in the bloodstream and is turned on when blood sugar levels are too high.

Anne Trafton | MIT News Office
February 9, 2015

For patients with diabetes, insulin is critical to maintaining good health and normal blood-sugar levels. However, it’s not an ideal solution because it can be difficult for patients to determine exactly how much insulin they need to prevent their blood sugar from swinging too high or too low.

Patients with Type I diabetes lack insulin, which is normally produced by the pancreas and regulates metabolism by stimulating muscle and fat tissue to absorb glucose from the bloodstream. Insulin injections, which form the backbone of treatment for diabetes patients, can be deployed in different ways. Some people take a modified form called long-acting insulin, which stays in the bloodstream for up to 24 hours, to ensure there is always some present when needed. Other patients calculate how much they should inject based on how many calories they consume or how much sugar is present in their blood.

The MIT team (Daniel Anderson and Robert Langer) set out to create a new form of insulin that would not only circulate for a long time, but would be activated only when needed — that is, when blood-sugar levels are too high. This would prevent patients’ blood-sugar levels from becoming dangerously low, a condition known as hypoglycemia that can lead to shock and even death.

To create this glucose-responsive insulin, the researchers first added a hydrophobic molecule called an aliphatic domain, which is a long chain of fatty molecules dangling from the insulin molecule. This helps the insulin circulate in the bloodstream longer, although the researchers do not yet know exactly why that is. One theory is that the fatty tail may bind to albumin, a protein found in the bloodstream, sequestering the insulin and preventing it from latching onto sugar molecules.

The researchers also attached a chemical group called PBA, which can reversibly bind to glucose. When blood-glucose levels are high, the sugar binds to insulin and activates it, allowing the insulin to stimulate cells to absorb the excess sugar.

The research team created four variants of the engineered molecule, each of which contained a PBA molecule with a different chemical modification, such as an atom of fluorine and nitrogen. They then tested these variants, along with regular insulin and long-acting insulin, in mice engineered to have an insulin deficiency.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.